27 Aralık 2011 Salı



PEYGAMBER KOKUSU

Peygamber Kokusu

 
                                               "Aşk imiş her ne vâr ise âlemde,
                                                İlim bir kıl-ü Kâl imiş ancak." Fuzûlî
                                                                            ***
                                                "Rabbim, Rabbim! Bu işin bildim neymiş türkçesi,
                                                 Senin aşkın ateştir..Ateşin, gül bahçesi." N.Fazıl Kısakürek
                                                                          
                                                                            ***
Evladının kalbine peygamber sevgisinin nasıl yerleştiğini gören ve bundan etkilenerek İslam’a sımsıkı sarılan bir annenin, bizzat yaşadığı hatırasını kendi ağzından dinleyelim.
Kızım Ayten on iki yaşındaydı. Bazı okul çıkışlarında samimi olduğu iki arkadaşına ders çalışmaya gidiyordu. Bana pek söylemezdi, fakat biliyordum. Aileleri dindardı. Bizimki de onlardan etkilenmişti; namaz kılıyor, wolkmende ilahiler dinliyor, Peygamber Efendimizin hayatına dair kitaplar okuyordu. Çoğu kez elinde okuduğu kitaplarla uyuyakalıyordu. Öğrendiği bilgileri davranışlarına yansıyor, zaman zaman bir köşede buğulu gözlerle salâvatlar okuyordu. Bunlar beni memnun edecek yerde endişelendiriyordu. İtiraf edeyim ki, o yaşta sevinçle başörtü takan, sonra heyecanla namaz kılan kızımı gördükçe rahatsız oluyordum. Otuz dört yaşında olmama rağmen kıldığım namazların sayısı maalesef on’u geçmemişti. Belki de suçluluk duygusundan olacak, kızıma her fırsatta kızıyor, dini konulara yönelmemesi için baskılar yapıyordum.
Bir gün kızım eve dönme saati epey geçtiği halde hâlâ gelmemişti. Cep telefonu da kapalıydı. Pencereden pencereye koşuyorum. “Allahım, neredeyse çıldıracağım.” Oysa Ayten, benim ne kadar evhamlı olduğumu bilir, geçikmemeye gayret ederdi. Aklıma her türlü olumsuzluk geliyordu. Sonunda eşimle birlikte karakola gitmeye karar vermiştik ki, kapı çalındı. Yürüdüm mü, uçtum mu bilmiyorum. Sinirlerim ayaklanmış endişem yerini öfkeye bırakmıştı. Sanki az önce başına bir şey geldi diye daralan ben değilmişim gibi ceza vermeye hazırlanıyordum.
Bu duygular içinde kapıyı açtım.
Ayten elinde çok güzel, kırmızı bir gülle boynunu hafif bükmüş öylece duruyordu. Kızacağımı düşünerek o günkü harçlığıyla kırmızı bir gül almıştı. Ben daha bir şey demeden mahçup bir sesle konuştu:
“Anneciğim biliyorum geciktim ve sizi merak ettirdim.
 Ne desen haklısın.    Bu gülü senin için aldım, sıradan bir çiçek gözüyle bakma olur mu anneciğim, o, Peygamber Efendimizin kokusunu taşıyormuş. Bu gün öğrendim. Lütfen anneciğim, gül kokulu peygamberimizin hatırına beni bağışla.”
Ağzıma kadar öfke dolan ben ne diyeceğimi şaşırdım. “Peygamber hatırı için” diyordu yavrum. Gözlerindeki sevgi, sözlerinden süzülen samimiyet adeta içimi yaktı. Benim otuz dört yaşında kavrayamadığım sevgiyi o, on iki yaşında çoktan yüreğinin en mutena köşesine yerleştirmişti.  Bir tuhaf oldum, akan sular durdu sanki. Bütün sinirim sabun köpüğü gibi eridi gitti. Tek kelime etmeden ağlayarak kızıma sarıldım. O da ağlıyordu. Gülü salonumuzun en güzel köşesine koyduk. Ayten, gülü bir sevgiliye bakar gibi izlerken tatlı bir sesle salâvat okuyordu. Vakit geç olmuştu. Uyumak için odalarımıza çekildik.
Gecenin bir yarısı kızımın sesiyle fırladık yatağımızdan. Odamızın kapısına vuruyor, heyecanla bağırıyordu:
“Anneciğim ne olur kalkın, peygamberimizin kokusu var salonda. Belki de bizi ziyarete geldi lütfen gelin!”
 Kocam bana, ben ona uyku sersemliğiyle ne olduğunu anlamaya çalışarak kalktık. Acaba Ayten gündüz yaşadıklarından etkilenip rüya mı görmüştü? Salona girdiğimizde gülün bulunduğu köşeden o güne kadar koklamadığım ve size tarif edemeyeceğim son derece güzel bir koku yayılıyordu. Güle yaklaştıkça kokunun arttığını fark ediyorduk. Tek kelimeyle şaşkındık. Hele kocam adeta kendinden geçmiş, olduğu yere çöküvermişti. Kızımın Peygamberimize olan büyük sevgisini o zaman çok daha iyi anladım. Ona müdahale ettiğim için öyle pişman olmuştum ki anlatamam. Bütün zerrelerimden gelen derin bir nedametle tövbe ettim. O gece sabaha kadar emsalsiz kokunun doldurduğu salonda üçümüz gözyaşları içinde namaz kıldık, salâvat getirdik. Kızımın Peygamberimize olan derin sevgisi o gece bize gerçek anlamda Müslüman kimliğimizi buldurmuştu. Şimdi bu kimliğimize layık olmak için gayret ediyoruz. Rabbim herkese bu duyguyu yaşatsın…”

Necla Günay
Altınoluk-Nisan 2011


HAK DOSTLUĞUNA VAR MISIN?

13/12/2010 ·



 
 
 
Yorum (0) Yorum yaz! | Etiketler : dost,hak,allah,aşk


HASAN BASRİ -RAHMETULLAHİ ALEYH-

31/10/2010 · Kategori: Yazilar , Din

Hasan Basri -rahmetullahi aleyh-



Adı, Hasan bin Ebi'l-Hasan el-Basrî, künyesi Ebü Muhammed ve Ebü Saîd. "Altın Silsile"nin "Saadet Asrı"na ulaşan köprübaşı ve tabiin nesli imamlarından, fıkıhta ve tasavvufta üstad.
Babası İslam fütuhatı esnasında Irak'ın Basra civarındaki Meysan'dan Medine'ye esir olarak getirilmiş ve Zeyd bin Sabit el-Ensarî'nin azadlısı olmuştur. Annesi, Peygamberimiz'in hanımlarından Ummü Seleme'nin azadlısı Hayra Hatun'dur. Hicretin 21. yılında (M.642) Hazret-i Ömer'in Hilafeti zamanında doğdu. Doğduğunda teberrüken ad koymak üzere Hazret-i Ömer'e götürüldü. Hazret-i Ömer onun güzel yüzünü görünce: "Adı "Hasan" (güzel) olsun" dedi ve Hasan adı verildi.
Hasan Basrî, Müminlerin Annesi Ümmü Seleme'nin evinde yetişti. Onun sevgi, iltifat ve dualarına mazhar oldu.
Nisbeti İmam Ali (radıyallahu anh) 'yedir. Ondan tasavvuf hırkası giydi. Yetmiş tanesi Bedir savaşına katılmış olanlardan olmak üzere toplam yüzotuz kadar sahabiyle görüştü. İmran bin Husayn, Semure bin Cündeb, Ebü Hüreyre, İbn Ömer ve İbn Abbas gibi büyük sahabilerden hadis rivayet etti.
İlmî tetebbuatını ve manevî eğitimini Medine'de tamamladıktan sonra babasının memleketi olan Basra'ya yerleşti. Sağlam seciyesi, zühd ve takvası, ibadet ve veraı, ilim ve belagati ile büyük bir tesir alanı oluştu. İbn Şîrîn, Şa'bî gibi muteber zatlarla görüştü. Basra'da onun vaazlarını dinleyen büyük bir cemaat meydana geldi. Rabiatü'l-Adeviyye, Malik bin Dînar, Habîb A'cemî gibi büyük süfîler ondan istifade edenler arasındadır.
İmam Hasan bin Alî (radıyallahu anh) Ömer bin Abdülaziz gibi devlet ricaline tebliğ maksadıyla mektuplar yazdı. Bu itibarla mektupla irşadlarda bulunan süfîlerin ilki sayılır. Nitekim: Yezîd bin Abdülmelik'in Irak ve Horasan valisi tayin ettiği Ömer bin Hübeyre el-Fezzarî'ye cesaretle şunları söylemişti:
"Ey İbn Hübeyre! Yezid hakkında Allah'dan kork, ama Allah hakkında Yezîd'den çekinme! Çünkü Allah seni Yezîd'den kurtarır, ama Yezîd Allah'dan kurtaramaz. Bir bakarsın ki, Hak Teala sana ölüm meleğini göndermiş ve sen de geniş köşkünden dar kabir çukuruna yuvarlanmışsın. Orada seni amelinden başka kurtarabilecek hiç bir şey yoktur."
Hasan Basrî, korku ve hüzne dayalı amelî tasavvufun mümessili sayılır. Onun zühdî yaşayışının farik vasfı, insanı imana kavuşturan tefekkür, nefsi tasfiye eden ve insanı Hakk'ın rızasına erdiren, Cennet nîmetlerine ulaştıran korku ve hüzündür. Onun zühdî hayatinin temeli dünyadan el-etek çekmek, dünya ikbaline yüz vermemek, Allah'a yönelmek ve ona güvenmektir.
Suf (yün) giyer ve bunu tevazu alameti sayardı. Derdi ki:
"Bedir savaşma katılmış yetmiş kadar sahabiye yetiştim. Bunların saftan başka bir şey giydiklerini görmedim". Yine şöyle derdi "Süt elbise giyen tevazu için giyerse Allah onun basiret nürunu artırır. Riya ve tekebbür kasdıyla giyerse mancınıkla cehenneme atar."
Sahabilerle sonraki nesli mukayese sadedinde de şöyle derdi:
"Siz onları görseydiniz mecnun zannederdiniz. Şayed onlar sizin iyilerinizi görseler: "Bunlar iyilik ve hayırdan nasipsiz" kötülerinizi görseler: "Bunlar da müslüman mı?" derlerdi.
Zahiddi. Zahidliğe yönelmesinin sebebi, bir şerden kurtulmak ve bir hayra erişmekti. Erişmek istediği hayır cennet sevabı, emîn olmak istediği şer de cehennem azabıydı. Çünkü gerçek zühd, dünyaya rağbet etmemek, dünyacılara buğzetmek ve dünyalıklardan nefret etmektir. Dünyayı arayıp ahireti bulan görülmemiştir, ama ahireti ararken dünyayı bulan çoktur. Dünya amel yurdudur, ona sevmeyerek arkadaşlık eden; ondan el-etek çeken kimse, bu arkadaşlıktan mes'üd olur, istifade eder. Fakat onunla severek arkadaşlık eden, bedbaht olur.
* * *
  
Malik bin Dînar bir gün Hasan Basri'ye sordu:
"Dünyada en ağır ceza nedir?"
"İnsanın gönlünün ölmesidir."
"Gönül neden ölür"
"Dünyayı sevmekten" diye cevap verdi. "Çünkü dünyalığı aziz tutan zillete duçar olur. Ne kadar çok olursa olsun, fanî olan bakî olana denk değildir.
* * *
Buyurdu ki:
"Kalbe gelen vesvese şeytandandır. Bir şey için devamlı arzu varsa, o, nefisten geliyordur. Bu arzulardan kurtulmak için oruç ve namazla riyazat yolunu tutmalıdır."
Kendisi anlatıyor:
Abadan'da siyahî bir zat vardı, harabelerde yaşardı. Bir gün pazardan bir şeyler aldım ve ziyaretine vardım. O bana:
"Nedir bunlar" diye sordu.
"İhtiyaç duyabileceğiniz birtakım yiyecekler" dedim. Bir şey söylemeden eliyle duvarı işaret etti ve güldü. Bir de baktım ki, ne göreyim, o harabelerin duvarları hep altın. Yaptığıma pişman oldum, götürdüklerimi hemen oraya bırakarak mehabetinin tesiriyle oradan uzaklaştım.
* * *
Vera' sahibiydi. "Halis veraın bir zerresi binlerce rekat namazdan hayırlıdır" derdi. Bir gün Mekke'de Hazret-i Ali evladından birinin Kabe duvarına yaslanarak vaaz ettiğini gördü ve sordu:
"Dinin temeli nedir?"
"Vera!"
"Dinin afeti nedir?"
"Tama!"
Hasan Basrî bu cevaptan çok memnun kaldı ve bu sözün muktezasına uygun olarak vera ehli oldu. Vera hakkında şöyle derdi:
"Vera'ın üç derecesi vardır:
Birincisi: Vera sahibi, öfkeli zamanında da, sakin anında da ancak hakkı söyler.
İkincisi: Allah'ın gazabına yol açabilecek davranışlardan azalarını korur.
Üçüncüsü: Allah'ın razı olduğu hususları gaye edinir."
* * *
Bir gün akşam namazı kılmak için bir mescide girdi. Habib A'ce-mî, namaz kıldırıyordu. Habib A'ce-mî, Arap olmadığı için kıraatta lahin yapar endişesiyle arkasında namaz kılmadı. O gece rüyasında kendisine: "Neden onun ardında namaz kılmadın? Eğer kılmış olsaydın, o ana kadar işlemiş olduğun günahların hepsi bağışlanacaktı" diye nida olundu.
Bulunduğu bir mecliste istemediği halde bir gıybeti dinlemek zorunda bırakıldı. O gece rüyasında gördüklerini şöyle anlatıyor:
Birisi elinde bir tabakla bana doğru yaklaştı. Tabakta domuz eti vardı. Ondan almamı istedi. "Domuz etidir, yiyemem" dedim. Adam ısrarla "Yiyeceksin!" diyerek çenemi açtı ve zorla ağzıma bir lokma koydu. Eti ağzımdan atmaktan korkuyor, yutmaktan da tiksiniyordum. Bu halde iken uyandım. Otuz gün, otuz gece yiyip içtiğim her şeyde bu kokuyu hissettim."
Kerhen de olsa gıybeti dinlemek zorunda kalmanın manevî cezasının pek ağır olduğunu bildiği halde asla kendisini gıybet edenlere aldırmazdı, Bir gün kendisine:
"Falanca seni gıybet etti" denildi. O da gıybet edene bir tabak helva gönderdi ve:
"Duydum ki hasenatını bana hediye etmişsin. Ben de karşılık olarak bunu armağan ediyorum" dedi.
Onun zühd yaşantısı haşyet ve hüzün doluydu. Dertli ve üzüntülüydü. Uyku uyumaz, uyuklama nedir, bilmezdi. ibadet için kolları sıvalı bir abiddi. Onu görenler hüznüne bakıp başına biraz evvel bir felaket gelmiş zannederlerdi. Şöyle derdi:
"İman ehli kimseler kaygılı uyanır, kaygılı akşamlar. Çünkü iki korku arasıdadır. Biri geçmiş bir günah ki Allah tarafından nasıl karşılanacağı belli değil. Biri kalan bir ömür ki, devamı müddetince hangi tehlikelere maruz kalınacağı meçhul."
"Sonunda ölüme varacağını bilen, kıyamette kalkacağına inanan, kalkınca Allah'ın huzuruna çıkacağına kani olan kişiye gereken kaygı ve endişe içinde yaşamaktır."
Onun telakkisine göre huşüda kalb için lüzumlu olan daimî bir korkudur.
Cehennem ateşinden o derece korkardı ki, cehennemi yalnız kendisi için yaratılmış sanırdınız. Nitekim "Cehennem'den en son çıkacak kişi Hünad adlı biridir." hadîsi şerifini' düyunca ağlamış ve "Keşke Hünad ben olayım; zira onun en son da olsa cehennemden çıkacağına dair bir teminatı var. Bizim böyle bir teminatımız yok" demişti.
Şöyle buyurdu:
"Eğer Kur'an okuyorsan ve ona inanıyorsan; dünyada hüznün çok, korkun ziyade olsun. Çokça ağlayasın."
Bu ve benzeri sözleriyle insanları korkuttuğunu öne sürenlere:
"Emniyete kavuşuncaya kadar korkmak, emniyete kavuştuktan sonra korkmaktan daha hayırlıdır" diye karşılık verirdi.
* * *
Bir bedevi kendisine sabrın ne demek olduğunu sordu:
"Sabır ikidir, biri bela ve musîbetlere sabır, diğeri ilahî yasaklara karşı sabırdır" diye karşılık verdi. Bedevî:
"Senden daha zahid birini görmedim" deyince Hasan Basrî:
"Benim zühdüm tamamen rağbet, sabrım tamamen sızlanmadan ibarettir" dedi.
"Ne demek yani? Bu sözü biraz açıklar mısın? Düşüncemi alt üst ettin."
"Musîbet ve ta'attaki sabrım, cehennem ateşinden korktuğumun ifadesidir. Bu ise sızlanma değil de nedir? Dünyaya karşı zahid ve rağbetsiz oluşum, ahirete istekli olmamdan başka nedir ki? Sabrı cennet ve cehennem endişesi ile değil mahza Allah için olana ne mutlu!"
* * *
Buyurdu:
"Ma'nevî lezzeti şu üç şeyde arayın. Namazda, zikirde ve Kur'an tilavetinde. Bulursanız ne ala. Bulamazsanız bilin ki, kasvet-i kalb sebebiyle ma'nevî lezzetle amel kapınız kapanmıştır."
Kendisine:
"Ya şeyh! Gönlümüz uyuyor, uyarsanız ne olur" denilince:
"Keşke sizin gönlünüz uyuyor olaydı, uyuyanı uyarmak kolaydır. Ama sizin gönlünüz ölüdür. Çünkü ne kadar zamandır harekete getirmeye çalışıyorum da hiç bir hareket yok" buyurdu.
Hasan Basrî'ye göre ilm-i batın:
"Allah'ın, kulunun kalbine yerleştirdiği ve yaratıklardan hiçbirinin muttalî olmadığı, ilahî bir sırdır. "Elbiseni temizle" ayet-i kerîmesini "Huyunu güzelleştir" şeklinde tefsîr eder ve "Hakîm'in dili kalbine bağlıdır. Bir şey söylemek istediği zaman kalbine danışır, faydalı ise söyler, değilse susar. Cahilin kalbi ise diline bağlıdır, dili kalbine müracaat lüzümunu duymaz rast gele konuşur" buyurdu.
"Gönül ehli olanlar, devamlı sükutu ihtiyar etmişlerdir. Gönülleri dile gelip, söz lisana sirayet etmedikçe konuşmazlar."
Son olarak:
"Başkasına bir şey emretmek istediğin zaman, onunla önce kendin amel et!" buyuran İlim ve amel adamı, büyük mürşid Hasan Basrî, vaaz ve nasihatlerim şahsında yaşayarak halka örnek olmuştur. Hicrî 110'da (M.728) Hakk'a yürüdüğünde memleketi Basra'da cenazesi büyük bir kalabalık tarafından kaldırılmıştır. Hatta rivayete göre vefatında bazı Hak dostları sema kapılarının açıldığını görmüşler ve bir münadînin şöyle nida ettiğini duymuşlardır:
"Hasan Basri, Allah kendisinden razî olduğu halde Hakk'ın huzuruna varmaktadır."


1-Keşfu'l-hafa, 1/15.
2- el-Müddessir, 4.
Kaynaklar :İbn Sa'd, Tabakat, VII, 156 vd.: Isfahani Hilyetu'l-evtiya, II, 130 vd , Hucvîrî, Keşfu'l-mahcüb tercemesi, 183, Şa'ranî, Tabakalli'l-kubra, l, 31 vd., ibn Hallıkan, Vefeyatu'l-a'yan, II; 69, Attar, Tezkiretü'l-evliya, 30 vd , en Nebhanî, Cami'u kiramati'l-evliya, 21. Kuşeyrî, Risale tercemesi, 213. Kelabazî-et-.Ta'arrui; Munavî, el-Kevak İbnü'd-dürriyye, l, 17
Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz
www.islamvetasavvuf.org yönetimi
 

 
 
 
 
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! | Etiketler : hasan basri,aşk,allah,zühd.


HAK DOSTLARINDAN PARILTILAR...

27/10/2010 · Kategori: Yazilar , Yaşam


HAK DOSTLARINDAN PARILTILAR

                                                        Fizik Ötelerine Kanat Çırpma Gayreti


      Hızır A.S.'ı Görmek
        Âriflerden birine 'Sen muhib misin?' diye soruldu. Ârif 'Hayır! Muhib değilim, ben ancak mahbubum. Çünkü muhib sevdiğine ulaşıncaya kadar sıkıntıdan kurtulamaz' dedi.
Yine kendisine 'Halk senin yedi (evtad)lerden olduğunu söylüyor. Sen buna ne dersin?' denildiğinde, cevap olarak şöyle demiştir: 'Ben yedilerin tamamıyım!'

       Yine o derdi ki: 'Beni gördüğünüzde, muhakkak kırk abdalı görmüşsünüzdür!' 'Bu nasıl olur? Oysa sen bir kişisin?' denilince, dedi ki: 'Çünkü ben kırk abdal gördüm. O abdalların her birinden bir ahlâk edindim'.
Kendisine şöyle soruldu: Kulağımıza geldiğine göre sen Hızır'ı (a.s) görüyormuşsun?' Tebessüm ederek dedi ki: 'Hızır'ı görene şaşmamak gerek. Fakat o kimseye hayret etmeli ki Hızır onu görmek istiyor, o ise Hızır'dan gizleniyor!'

      Hızır'dan şöyle hikâye olunuyor. 'Hangi gün nefsime 'Benim tanımadığım bir velî kul artık kalmadı' dedimse mutlaka o gün tanımadığım bir velî ile karşılaştım'.
 Ebu Yezid Bistami (K.S)   
          Ebu Yezid el-Bistamî'ye bir defasında şöyle denildi: 'Allah Teâlâ'dan gelen müşahedenden bize bahset!' Bunun üzerine bağırarak şöyle dedi:

         - Azap olasıca! Onu öğrenmek sizin için uygun değildir!
         - O halde, Allah yolunda nefsinin en şiddetli mücâhedesindenbize haber ver?
         - Sizi buna da muttali etmem caiz değildir.
         - O halde, nefsinin başlangıçtaki riyazetinden bize haber ver!
         - Nefsimi Allah'a davet ettim. O serkeşlik yaptı. Bunun üzerine bir sene su içmemeye; bir sene uyku uyumamaya karar verdim.Bunun üzerine nefsim bu şartı yerine getirdi.
 
         Yahya b. Muaz, Ebu Yezid el-Bistamî'nin bazı müşahedelerini yatsı namazından fecre kadar gözledi. Hazret ayaklarını yerden kaldırmış, çenesini göğsünün üzerine koymuş, gözleriyle bir noktaya nazarını teksif ederek bakıyordu. Yahya der ki:'Sonra seher zamanında secde etti ve secdesini oldukça uzattı. Sonra oturarak şöyle dedi: 'Ey Allahım! Bir kavim seni istedi. Onlara su üzerinde yürümeyi verdin. Havada yürümeyi ihsan ettin. Onlar da bununla razı oldular. Oysa ben böyle bir şeyden sana sığınıyorum. Diğer bir grup seni aradı. Onlara tayy-i mekan (mekân ve zamanüstü hareket etme kerametini) verdin, onlar da buna razı oldular. Ben bundan da sana sığınıyorum. Bir grup seni aradı. Onlara yeryüzünün hazinelerini verdin. Onlar buna razı oldular. Bundan da sana sığınıyorum!'
Hazret böylece velilerin kerametlerinden yirmi küsür makamı saydı. Sonra dönüp bakınca beni gördü:
        - Yahya mısın?
       - Evet efendim!
       - Ne zamandan beri buradasın?
       - Hayırlı bir zamandan beri...
        Bunun üzerine sustu. Ben de 'Efendim! Bana herşeyi anlat' dedim. Bunun üzerine şöyle devam etti: 'Sana elverişli olan birşey haber vereyim: (Allah) beni en alt feleğe yükseltti. Sonra beni en alt melekûtta gezdirdi. Bana yerleri ve yerlerin altında bulunan şeyi, tâ toprağa varıncaya kadar gösterdi. Sonra beni en yüksek feleğe çıkardı. Beni göklerde gezdirdi. Göklerdeki cennetlerden, arşa kadar her şeyi bana gösterdi. Sonra beni huzurunda durdurdu ve şöyle buyurdu: 'Gördüğünden herhangi bir şeyi iste! Sana hibe edeyim!' Dedim ki: 'Mevlâm! Ben güzel saydığım hiçbir şey görmedim ki onu senden isteyeyim!' Bunun üzerine şöyle buyurdu' 'Sen hakikî kulumsun! Sadece benim hatırım için, doğru olarak
bana kulluk yapıyorsun. Muhakkak senin hakkında şunu şunu yapacağım'. Sonra Allah Teâlâ yapacağı birkaç şeyi söyledi.

Bu durum beni dehşete düşürdü. Bundan hayrete kapıldım ve dedim ki: "Ey efendim! Neden O'nun hakkındaki marifeti O'ndan istemedin? Oysa Sultanlar Sultanı sana 'dilediğini iste!' demiş!"
Bu söz üzerine bana bağırarak 'Azap olasıca! Sus!' dedi. 'Ben O'nu dahi kıskanıyorum. Benden başkasının O'nu bilmesinden hoşlanmıyorum!' dedi.
Ebu Turab Nahşebi'nin K.S. Müridi
Hikâye olunuyor ki; Ebu Turab Nahşebî müridlerinden birini çok beğenir, onu yanına yaklaştırır maddi ve manevî her ihtiyacını giderirdi. Mürid ise ibadeti ve halleriyle meşguldü. Ebu Turab bir gün müride 'Keşke Ebu Yezid'i bir görseydin!' dedi. Mürid ben meşgulüm!' dedi. Ebu Turab 'Keşke Ebu Yezid'i görseydin!' sözünü tekrarlayınca müridin muhabbeti galeyana geldi ve şöyle dedi: 'Rahmet olasıca! Ben Ebu Yezid'i ne yapayım. Ben Allah Teâlâ'yı gördüm. O beni Ebu Yezid'den müstağni kıldı'.

Ebu Turab müridin bu sözüne karşılık heyecana kapılarak nefsine hâkim olamadı ve dedi ki: 'Eğer Ebu Yezid'i bir defa görseydin Allah Teâlâ'yı kendi mizanınla yetmiş defa görmenden sana daha faydalı olurdu'.
Bunun üzerine genç, Ebu Turab'ın sözünden dehşete kapıldı ve bu sözü inkârla karşılayıp şöyle dedi: 'Bu nasıl olur?' Ebu Turab 'Azap olasıca! Sen Allah'ı gerektiği gibi göremezsin. O halde Allah, senin kapasiten nisbetinde sana görünür. Oysa Ebu Yezid'i Allah katında görürsün. Allah Teâlâ ona onun kapasitesi nisbe-tinde görünmüştür'. Bunun üzerine mürid anladı ve dedi ki: 'Öyleyse beni Ebu Yezid'e götür!' Bundan sonra Ebu Turab bir kıssa zikretti ve o kıssanın sonunda dedi ki: 'Biz bir tepede durup ormandan çıkması için Ebu Yezid'i bekledik. Hazret yırtıcı hay-vanlarla dolu bir ormana girmişti'.

Ebu Turab diyor ki: 'Ebu Yezid sırtında ters giymiş olduğu bir aba olduğu halde yanımızdan geçti. Ben gence 'İşte Ebu Yezid budur! Ona bak!' dedim. Genç Ebu Yezid'e baktı. Bir çığlık kopardı. Onu yokladık. Baktık ki ölmüş. Ebu Yezid'le beraber onu defnetmeye koyulduk ve bu esnada Ebu Yezid'e dedim ki: 'Ey efendim! Sana bakması onu öldürdü!' Ebu Yezid 'Hayır! Arkadaşın doğru imiş! Onun kalbinde kendine keşfolunmamış bir sır vardı. Bizi gördüğünde kalbinin sırrı ona keşfolundu ve o sırra tahammül edemedi. Çünkü hâlâ zayıf müridlerin makamında bulunuyordu. Bu bakımdan bu keşf onu öldürdü' dedi.

Habeşliler Basra'ya girdikleri zaman, insanları öldürüp mallarını yağma ettiler. Sehl et Tüsterî'nin arkadaşları Sehl'in yanında toplanıp şöyle dediler: 'Keşke bunları defetmesi için Allah'a niyaz etseydin!' Sehl sükût edip sonra şöyle dedi: 'Allah Teâlâ'nın bu memlekette birtakım kulları var ki eğer zâlimler aleyhinde bedduada bulunsaydılar yeryüzünde bir tek zâlim bile kalmazdı. Hepsi bir gecede ölürlerdi. Fakat bunu yapmazlar'. Denildi ki: 'Neden?' Dedi ki: 'Çünkü onlar sevilmeyeni sevmezler!' Bundan sonra, Allah Teâlâ'nın birçok şeye icabet ettiğini ki o şeyleri zikretmek mümkün değildir söyledi ve şu cümleyi de ekledi: 'Eğer onlar Allah'tan kıyametin kopmamasını dileseydiler kıyamet kopmazdı!'
Bunlar esasında mümkün olan şeylerdir. Bu bakımdan herhangi birine mazhar olmayan bir kimsenin mümkün olmalarına inanıp tasdik etmekten uzak olmaması uygundur. Çünkü Allah Teâlâ'nın kudreti geniştir. Fazileti umûmîdir. Mülk ve melekûtun acaiplikleri çoktur. Allah Teâlâ'nın kudreti dahilinde olanlar sonsuzdur. Seçmiş olduğu kullarının üzerindeki fazlının sonu yoktur. Ebu Yezid diyor ki: 'Eğer Allah sana Musa'nın münacâtını, İsa'nın ruhaniyetini ve İbrahim'in dostluğunu verse yine de O'ndan bunun ötesini iste! Çünkü O'nun katında bunun üstünde nice katlar daha vardır. Eğer bununla iktifa edersen seni perdeler. Bu ise onlar gibilerin belasıdır. Onların hallerinin benzerinde bulunanların da belasıdır. Çünkü onlar hadîste emselü fel emsel (sözüyle) kastolunanlardır'.
Kırk Huri Gösterildi ve...
Âriflerden biri şöyle demiştir: "Bana keşif âleminde kırk hûri gösterildi. Onları havada yürürken, sırtlarında altın, gümüş ve cevherlerden elbiselerle kırıtıp kıvranırken gördüm. Onlara bir kez baktım. Kırk gün cezalandırıldım. Sonra onlardan daha güzel seksen hûri gördüm. Bana dendi ki: 'Bu hûrilere bak!' Ben ise secdeye kapandım. Onlara bakmamak için gözlerimi kapandım ve dedim ki: 'Mâsivandan sana sığınıyorum. Benim bu duruma ihtiyacım yoktur. Bunları bana gösterme!' Böylece onları benden uzaklaş-tırıncaya kadar durmadan yalvardım".

Bu keşiflerin benzerlerini, mükaşefeden mahrum olan mü'min kişinin inkâr etmesi uygun değildir. Eğer herkes sadece karanlık nefsinden görmüş olduğuna inanırsa, katı kalbinin verdiğini tasdiklerse, o zaman onun için iman yolları daralır. Bu haller birtakım yollardan geçtikten sonra ortaya çıkar. Birçok makamlara varıldıktan sonra elde edilirler. Bu makamların en aşağısı ihlâs makamıdır. Nefsin paylarını, halkın mülâhazasını, görünen ve görünmeyen bütün amellerden çıkarmaktır. Sonra onun halktan gizlemek için hal perdesiyle örtmeli ki sükût kalesinde mahsur kalmasın!
Bişr-i Hafi'ye sordular..
Bişr'e şöyle denildi:
- Sen bu mertebeye neyle vardın?
- Allah Teâlâ'nın hâlimi ketmetmesine (gizlemesine) çalışıyorum.
Bu sözün mânâsı 'Allah Teâlâ'dan hâlimi halktan gizlemesini talep ediyorum demektir'
                             *     *     *
.Bir zât, Hızır'ı görüp kendisine şöyle dedi: Banim için Allah'a dua et!
- Allah senin taatini kolaylaştırsın!
- Daha fazlasını yap!
- Bu ibadeti senin için örtsün!
'Bu ibadeti senin için örtsün' sözünün mânâsının 'Ya halktan onu gizlesin' veya O'nu senden gizlesin de sen ona iltifat etmeyesin' demek olduğunu söylemiştir.
                           *    *    *   
        Bir  zât şöyle anlatır Hızır'a olan iştiyak durmadan kalbimi kemirdi. Bir defasında Allah Teâlâ'dan bence eşyanın en mühimi olan birşeyi bana öğretsin diye Hızır'ı bana göstermesini talep ettim. Bu dilek üzerine Hızır'ı gördüm. İsteğim bana galebe çalmadı ve ona şöyle dedim:
      -Ey Ebu Abbas! (Hızır'ın künyesidir). Bana öyle birşey öğret ki onu söylediğim zaman mahlukların kalbinden perdelenmiş olayım. O kalplerde benim hiçbir kıymetim kalmasın. Hiç kimse beni salihlik ve dindarlıkla tanımasın.
      - Şöyle söyle: 'Ey Allahım! Kalın örtünü üzerime ört! Perdelerini üzerime indir. Beni gaybının hazinesinde gizle! Kullarının kalbinden beni perdele!'
       Râvî diyor ki: 'Hızır bunları söyledikten sonra kayboldu. Onu bir daha görmedim ve bundan böyle de ona karşı bir iştiyakım olmadı. Durmadan bu kelimeleri söylüyorum.'
       Sonunda bu kişi öyle bir raddeye geldi ki zelil ve hor görülüyordu. Hatta islâm bayrağı altında yaşayan zimmîler bile onunla istihza eder, yanlarında kıymeti olmadığından dolayı yollarda onunla alay edip ona yüklerini taşıtırlar ve çocuklar onunla oynardı. Onun rahatı, kalbinin sükûneti; o zillet ve şöhretsizlik içerisinde halinin istikamet! idi.

      İşte Allah'ın velî kullarının hali böyledir, velîleri böylelerin arasında aramalıdır. Mağrur insanlar ise velîleri elbiselerin ve taylasanların altında ararlar. Halk arasında ilim, takvâ ve riyasetle şöhret bulanların içinde ararlar. Oysa Allah'ın, velîleri üzerindeki gayreti, onları gizlemeyi gerektirir. Nitekim Allah Teâlâ bir hadîs-i kudsî'de şöyle buyurmuştur:
Velî kullarım perdemin altındadır. Benden başkası onları tanımaz.

Hz. Peygamber de (s.a) şöyle buyurmuştur:
Nice saçı sakalı karışık, toz toprak içinde kalmış, sırtında eskimiş elbise bulunan kimseler vardır ki kendisine halk arasında önem verilmez. Eğer o, Allah üzerine yemin ederse, muhakkak Allah Teâlâ onu yemininde yalancı çıkarmaz.80
      Kısacası; kalplerin bu mânâlarını koklamaktan en uzağı; mütekebbir kimselerin, nefislerini beğenenlerin, ilim ve ameliyle sevinenlerin kalpleridir.
.    Bu, mânâlara en yakın kalpler ise kırık, nefsinin zilletini sezen kalplerdir. Öyle ki başkası tarafından zelil görülerek nefsinin zilletini sezer. Önem verilmediğinde zilleti hissetmez. Nitekim köle, efendisi kendisine karşı ne kadar büyüklük taslarsa taslasın efendisinin bu hareketinden zillet hissetmez. O halde bu şahıs zilleti hissetmediğinde, zillete iltifat etmediğini de sezmediğinde kendi nefsi katında zilletin bütün çeşitlerini nefsi için zillet olarak görmekten daha düşük bir derecede olur. Hatta nefsini bundan da alçak görür, tevazû tabii olarak ona sıfat olur. Bu gibi kalplerin o kokuların başlangıçlarını koklaması ümit edilir. Eğer biz bu kalbin benzerini kaybeder, bu ruhun benzerinden mahrum olursak, ehli için mümkün olana inanmamak bizim için uygun değildir. Bu bakımdan Allah'ın velî kullarından olmayan bir kimse hiç olmazsa onlara dost olsun, onların veliliğini tasdik etsin. Bu takdirde sevdiğiyle beraber haşrolunması umulur.
Buna Hz. İsa'dan gelen şu rivayet şahidlik eder: Hz.İsa (a.s) İsrailoğulları'na şöyle sordu: 'Ekin nerde biter?' 'Toprakta' dedi-ler. Hz. İsa (a.s) 'Hakikî olarak size derim ki hikmet de ancak toprak gibi olan bir kalpte biter!'
Allah'ın veliliğine talip olanlar; bu veliliğin şartlarını talep etmekte, nefsi düşüklük ve minnet derecesine düşürecek kadar ileri gitmişlerdir.
Cüneyd-i Bağdadi'nin K.S. Hocası

*Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri'nin K.S Türbesi
      Rivayet ediliyor ki Cüneyd-i Bağdâdî'nin hocası olan İbn Kerenbî'yi bir kişi üç defa yemeğe davet etti. Her defasında gelirken geri çevirdi. Sonra davet etti. Tekrar geldi. Dördüncü defa da onu içeriye alıp 'Neden kovulduğun halde tekrar davete icabet ettin?' diye sordu. İbn Kerenbî dedi ki: 'Yirmi seneden beri nefsimi zillete alıştırdım. Bu hususta çeşitli riyazetlere başvurdum. Öyle ki nefsim köpek gibi oldu. Kovulduğunda gider. Kendisine bir kemik atılınca da dönüp gelir. Eğer sen beni elli defa kovsaydın, sonra beni davet etseydin yine icabet ederdim'.
İbn-i Kerenbi Nasıl Gizlendi?
       Yine İbn Kerenbî şöyle anlatıyor: 'Bir mahalleye yerleştim. O mahallede dindarlıkla tanındım. Dolayısıyla kalbimin huzuru dağıldı. Bir hamama girip güzel bir elbise çalıp o elbiseyi giydim. Sonra onun üzerine yamalı abâmı geçirdim. Çıkıp yavaş yavaş yürümeye başladım. Arkadan bana yetiştiler, yamalı abamı çıkardılar. Elbiseyi sırtımdan çıkarıp beni acıtacak derecede dövdüler. Bu hâdiseden sonra orada 'Hamam hırsızı' diye tanındım. Böylece nefsim sükûnete kavuştu'.
     İşte selef nefislerini böyle eğitiyorlardı. Allah Teâlâ kendilerini halka bakmaktan kurtarıncaya kadar bu şekilde terbiyeye devam ederlerdi. Sonra kendi nefislerine bakmaktan da kurtulurlardı!
Nefsine bakan bir kimse Allah'a karşı mahcubdur. Kişinin nefsi ile meşgul olması, kendisi için perdedir. Kalp ile Allah arasında perde yoktur. Ancak kalplerin uzaklığı; Allah'tan gayrisiyle veya kendi nefsiyle meşgul olmaktır. Perdelerin en büyüğü nefsin meşguliyetidir.

Üç Yüz Sene Oruç Tutsan yine ..
      Bu sırra binaen hikâye olunur ki: Dünyevî kıymeti büyük olan Bistam eşrafından biri Ebu Yezid Bistamî'nin meclisinden ayrılmıyordu. Birgün Ebu Yezid'e şöyle dedi: 'Ben otuz seneden beri bütün seneyi oruçla geçirir, orucumu bozmam. Uyumadan bütün geceyi ibadetle geçiririm. Kalbimde senin bu söylediğin ilimden birşey bulamıyorum. Oysa bu ilmi tasdik ediyor ve seviyorum'. Bunun üzerine Ebu Yezid dedi ki:
- Eğer sen üçyüz sene oruç tutsan ve bütün geceleri ibadetle geçirsen yine bu ilimden bir zerre edinemezsin!
- Neden?
- Çünkü kendi nefsin önünde perdedir.
- Bunun çare ve ilâcı var mıdır?
- Evet, vardır!
- Bana söyle ki tatbik edeyim!
- Kabul etmezsin!
- Bana söyle de yapayım!
- Şimdi berbere git! Saç ve sakalını tıraş et. Şu sırtındaki elbiseyi çıkar, bir abaya bürün. Boynuna ceviz dolu bir torba as!Çocukları etrafına topla ve de ki: 'Bana bir yumruk vurana bir ceviz vereceğim!' Çarşıya gir! Memleketin eşrafının yanlarına git ve
seni tanıyanlara uğrayarak gez! Bütün bu durumlarda aba sırtında, torba da boynunda olsun!
- Sübhânallah! Bana böyle şeyleri mi teklif ediyorsun!
- Senin Sübhânallah demen şirktir!
- Bu nasıl olur?
- Sen nefsini büyüttüğünden dolayı onu tesbih ettin, rabbini değil!
- Senin bu söylediğini yapamam! Fakat bana başka bir yol göster!
- Her şeyden önce bu söylediğimi yap!
- Buna gücüm yetmez!
- Zaten sana kabul etmeyeceğini söylemiştim!


    İşte Ebu Yezid'in söylediği bu söz, nefsine bakmak suretiyle hastalanan, halkın kendisine bakmasıyla fitneye mâruz kalan bir kimsenin tedavisidir. Böyle bir hastalıktan bu ve buna benzer tedavilerden başka hiçbir tedavi insanı kurtaramaz. Bu bakımdan tedaviye gücü yetmeyen bir kimse, hastalıktan sonra nefsini tedavi eden veya hiçbir zaman böyle bir hastalığa giriftar olmayan bir kimse hakkında şifa bulmanın imkânını inkâr etmemelidir. O halde sıhhat derecelerinin en azı, sıhhatin mümkün olmasına inanmaktır. Öyleyse şu azıcık nasipten de mahrum olan bir kimseye yazıklar olsun! Bunlar şeriatta apaçık şeylerdir. Buna rağmen kendini şeriat âlimlerinden sayan bir kimsenin katında pek uzak sayılırlar!
Bir şeyin azı onun katında çoğundan daha sevimli ve bilmemesi bilmesinden kendisine daha sevimli olmadıkça, kul imanın kemâline eremez.
81

          Kimde şu üç haslet varsa onun imanı kemâle ermiştir: a) Allah katında hiçbir kimsenin kınamasından çekinmez. b) Amelinde riyakârlık yapmaz, c) Kendisine iki şey arzolunduğunda, o emirlerin biri dünya, diğeri ahiret için olursa, ahiret için olanı, dünya için olana tercih eder.82

          Bir kulun imanı şu üç haslet onda olmadıkça kemâle ermez, a) Öfkelendiği zaman öfkesi kendisini haktan uzaklaştırmayan. b) Razı olduğunda rızası kendisine bâtıla sokmayan, c) Gücü yettiğinde hakkı olmayanı almayan.83

    Üç haslet vardır ki, onlar kime verilmişse o kimseye Dâvud'un (a.s) âline verilenin benzeri verilmiş demektir. Ne rıza ne de öfke halinde adaletten ayrılmamak, ne zenginlik ne de fakirlik halinde (tevazudan) ayrılmamak, gizlide ve açıkta Allah'tan korkmak!84
     Hz. Peygamber iman sahipleri için bu şartları zikretti. Bu bakımdan din âlimi iddiasında bulunup da nefsinde bu şartların zerresine tesadüf edilmeyen kimseye şaşmak gerekir. Bu kimsenin ilimden ve akıldan nasibi, ancak imanının ötesinde bulunan yüce makamları geçtikten sonra elde edileni inkâr etmek olur.
      Allah Teâlâ peygamberlerinden birine (şöyle) vahyetti:

     Ben ancak dostluğum için; zikrimden gevşemeyen, benden başka hedefi olmayan, kullarımdan birini bana tercih etmeyen, ateşle yakılsa ateşin acısını duymayan, testereyle biçilse elem hissetmeyen bir kimseyi seçerim.
Sevgi kendisini bu şekilde mağlub etmemişse sevginin arkasındaki kerâmet ve keşfi bilir. Oysa bütün bunlar sevginin ötesindedir. Sevgi de iman kemâlinin ötesinde... İmanın eksiklik ve fazlalıktaki makamları ve değişikliği hesaba gelmeyecek kadar çoktur.


Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir'e hitaben şöyle buyurmuştur:


      Allah Teâlâ sana ümmetimden bana her iman edenin imanı kadar vermiştir. Bana da Adem'in (a.s) evladından kendisine iman edenlerin imanı kadar vermiştir.85
Allah Teâlâ'nın üç yüz ahlâkı vardır. Kim onun huzuruna o üç yüz ahlâkın biriyle ahlâklanıp da tevhidle beraber varırsa cennete girer.
    Bu söz üzerine, Hz. Ebubekir (r.a) şöyle sordu:
- Ey Allah'ın Resûlü! Bende o ahlâklardan biri var mı?
- O ahlâkların hepsi sende vardır. O ahlâkların Allah
katında en sevimlisi de cömertliktir.86


      Göklerden sarkıtılmış bir terazi gördüm. Bir kefesine ben konuldum. Ümmetim de ikincisine konuldu. Ben daha ağır bastım. Ebubekir o terazinin bir kefesine konuldu. Ümmetim diğer kefesine konuldu. Ebubekir daha ağır bastı.87


      Bütün bunlara rağmen, Hz. Peygamber'in Allah'ın sevgisinde fâni olması öyle bir raddeye gelmişti ki Allah'tan başkasıyla dostluk yapmak için orada yer kalmamıştı. Nitekim şöyle buyurmuşlardır:
Eğer ben insanlardan bir dost edinseydim, muhakkak Ebubekir'i dost edinirdim. Fakat sizin arkadaşınız Allah'ın dostudur.88
'Arkadaşınız' tâbiriyle kendi nefsini kastetmiştir.


80) Müslim
81) Ebu Mansur Deylemî
82) Ebu Mansur Deylemî
83) Taberânî
84) Hadis-i Garib'dir. Daha önce geçmişti.
85) Ebu Mansur Deylemî
86) Taberânî
87) İmam Ahmed, (Ebu Umame'den)
88)Müslim ve Buhari

(Alıntı)
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! | Etiketler : insan,din,aşk,nefis,veli.


RUH VE CESET

20/10/2010 · Kategori: Yazilar , Yaşam

                                        RUH VE CESET 


       İnsanlar bir ruh taşıdığının bilincinde olmuş olsalar idi bütün meselelerini hal ederlerdi.Ne yazık ki ruhsuz bir yaşam sürdükleri için de YÜZEYSEL düşünceleri aşkları hep hayali görsel çerçevede HAYAL VE FANİ olan perdelenmiş bir KÜRE içinde debelenip durmaktalar. 


Bir tek farkında olan o KÜRENİN dışına çıkan PEYGAMBERLER ve onların izinde gidenler.. Dikkat ediniz İNANANLAR DEĞİL. İnsanların inançları da yüzeysel bir nevi.. Kendi aklına güvenen şeytan gibi nefsini ön plana çıkarıp BEN bilirim havasındalar..  O BENLİK şeytanın özelliğinden insanlara taransferdir. Onun içindirki insanoğlu Ruhu İLE peygamberlerinin izinde gittiği müddetçe onların ayak izlerini takip ettikleri süre içinde GERÇEK dünyayı görmeye nasipse aday olmuşlardır. Bu da ancak EHLİNE malûmdur.


Çok basit..  "Ben inanmıyorum" diyenlere şunu derim. Herşey sizin bünyenizde, siz laboratuvarsınız. Az ye, az uyu, az konuş, helal kazan ve ye, oruç çok tut, düşünceni, hayalini, zannını temizle kul haklarına ve doğaya hayvanlara da aynı şekilde merhamet besle .BAK GÖR bakalım 5 duyunda ki
perdeler nasıl birer birer kalkıp dünya emrine verildiği halde dönüp bakmayacağını elinin tersi ile iteceğini GÖRECEK hayret MAKAMLARINDA dolaşacaksın.

Hodri Meydan!


Bir iddiam da Dünyadaki bütün din adamlarına ve mezheplerine. Dünya küçüldü gelsinler bir araya geçmişteki gibi gösterilen mucizeler yerine. Şimdikilerde Tv.lar karşısında keramet göstersinler. Ben diyorum ki Müslümanlıkda tasavvuf erleri hazırdır. Hıristiyanlara-yahudilere-budistlere-veya bizim içimizde ki kimler varsa getirsinler önderlerini.


Bu kadar basit bu ruh olayı.

Ateşe girer ne beden ne ruhu ne de elbisesi yanar.
Neden beden ruh sayesinde NUR OLMUŞTUR DA ONDAN.
Yazınız yazdırdı ben yazmadım.
Saygılarımla.



www.cahityetgin01.tr.gg  4 de 1 e seslenişler... yazdı
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! | Etiketler : aşk,ruh,can,keramet.


Allah Dostlarıyla Olmak..Olabilmek...

27/9/2010 · Kategori: Yazilar , Yaşam


 

 

ALLAH DOSTLARIYLA DOST OLMAK GEREK..

 
 
*Eyüp Sultan Hazretlerinin (R.A) Kabri Şerifi
 
Meczubun ALLAH katındaki yeri.memedeki bir sabinin ALLAH katındaki yeri gibidir. Memedeki bir çocuk üzerinde anne nin tasarrufu ne ise. Kudret elinde tasarruf ettiği meczuba karşı ALLAH,ü Teala nın tasarrufu da odur. Ona şevkat dolu ilahi terbiye kucağında. Rububiyyetinin icabı olan kerem süt,ü içirir onunla besler. Onlar ALLAH katında sabi ( çocuk ) gibidirler. ALLAH,ü teala onlar hakkında bir kudsi hadisinde şöyle buyurur.

< Meczublar irademiz terbiye kucağında keremimizin sütünü emerler>

ALLAH yolunda olan iradesi üzerinde olan bir veliye gelince: O terbiye ve ıslah edici bir kimsedir. Zira O gerek kendi nefsinde gerekse başkaları hakkında tam tasarruf ve tedbire sahib dir. Böyle bir veli bilfiil velidir. Şeriat örfünde kendine hakim olma durumuna gelmiş bir akil ve baliğ gibidir. Şeriat da kendisine hakim olan başkalarına velayeti caizdir. Şeriat örfinde caiz olan durum Hakikat örfinde de aynıdır. Hakikat ölçüsü Şeriat ölçüsüdür. Şeriat ile Hakikati birbirinden ayırmak ikisi arasına fitne olacak şeyler koymak küfrü celbeder. İslamiyet i yok olmaya götürür.
Meczublar ın makamı da dostluk makamıdır. Onların durumu bir kör,ün yol alma durumuna benzer ki, görünürde bastığı yeri nereye gittiğini ilemeyen bir kör, istediği yere ulaştığı halde ulaştığını bilememesi kimseden de öğrenememesi gibidir. Zira kör olan kimse sahra da yol bilmeyen bir yabancıya arkadaş olamaz. Meczublar da kendilerine hakim olmadıkları ve ebediyet yolunu görmedikleri için yolun yabancısı bulunan ahiret yolcularından kimseye dahil ve delil olamazlar.
 
 
  Ey ebediyet yolunun yolcusu! İyi bil ki: her velini hayatında ve ölümünde kendine mahsus özelliği ve himmet edişi vardır. Mesela: Hakikati kalbe nakşetmesi, Tevhid denizinde yüzmesi, fena ve kendinden geçme sırrına ermesi,ölümünden sonra da bu sırların yüce himmet le saliklerine ( kendine uyanlara ) aynen devam etmesi. Bahauddin Şahı Nakşibend.K.S.Hz.ne mahsus bir keyfiyedir.

Kuvvetli bir tasarruf ve istiyene her türlü imdat etme himmeti Abd,ül Kadir Geylani,Ks. Hz.ne mahsustur. İlim ve varidat kuvveti ile Ebu Hasan Şazeli.Ks. Hz. Kerametler ve fütüvvetle Ahmet Rufai Ks. Hz. Merhamet ve atıfetle Ahmet Bedevi.Ks. Hz. Sahavet ve kerem olarak Ahmet Düşü ki. Ks. Hz. İrfan ve kemalatı ile Muhiddin,i Arabi Ks. Hz. Aşk ve muhabbet ile Mevlana Celaleddin Rümi Ks. Hz. Letafet ve mahviyeti ile İmamı Sühreverdi.Ks. Hz. Riyazat ve Ah,ü Fırakı ile Şeyh Hızır Yahya.Ks. Hz. Vecd ve cezbeleri ile Necmeddin,i Kübra.Ks. Hz.nin tasarruf
ve himmetleri hayatlarında ve öldükten sonra aynen devam etmiştir
.
        Bu hasletler her ne kadar her veli için hususi görüntüler arzetselerde her haslet bir makamın ifedesi ve o makamdaki velinin tasarrufudur. Her gurub kendilerine ikram edilen ilahi hallerle sadete erer. Lütuflar ise velilerin değeri ve kabiliyeti nisbetinde olur.
Aliyyül Karşi.Ks. Hz. Diyor ki:< Bütün velilerden dört kimseyi kabirlerinde bile hayatlarındaki gibi tasarruf yaparlarken gördüm bular.
1-) Abdülkadir Geylani K.S.
2-) Şeyh Maruf,u Kerhi K.S.
3-) Şeyh Ukayl,ül Menci K.S.
4-) Şeyh Hayyad bin Kays,ül Harrani
K.S. Hazaratıdır.


     Denilmiştir ki: Velilerin hicri üçüncü asırdan sonra gelen büyükleri, yukarıda zikri geçen dördün dışında: Cüneyd Bağdadi, Ebu Yezit Bestami, İmam-ı Şibli, Şemsüddin Berzi, Davut-u Tai, İbrahim bin Ethem, Ebuharis, Sırrı Sakati, İmam,ul Harameyn, Ebumedyen, Abdüsselam, Ebülabbas, Senuni, Sehl, Haris, İbrahim Havas, İbni Ata, Hüseyin Hallaç, Şeybani, Ebubekir Dekkak, Razi, Şarani, Kuşeyri, Muhammed Haffaf, Ebülfazıl, Yusuf Hemedani, Rüknettin, Rayizüddin, Fahretdin, Zahuriddin, Bedreddin, Sadreddin, Nizamüddin, Seyfütdin, Akşemseddin, Remli, Kadı Zekeriya, Berzeci, Evyuti, Hatib, Deylemi, Beyhaki, Sekkaki, Sübki, Münavi, Cürcani, Kaddesallahü esrarehümül aliye – ALLAH Teala sırlarını yüceltsin- gibi zatlar olup diğerleri ise binleri aşmaktadır. Hatta bilinmeyenleri bilinenlerden kat kat fazladır.
. Hadis,i Kutsi de Cenabı Hak Celle ve Ala Hazretleri buyurur ki:

< Kubbemin altında öyle veli kullarım vardır ki onları benden başkası bilmez >

Şemsüddin Hanefi K.S. Haz.diyor ki:
( ALLAH bana Abdülkadir Geylani K.S. Haz. İle Ebu Hasan Şazeli K.S. Haz.nin makamlarını gösterdi: Ben Ebu Hasan Şazeli Haz.nin makamını, Abdülkadir-i Geylani K.S. Haz.nin daha üstün buldum )

Bir
gün Abdülkadir Geylani K.S.Haz.ne soruluyor,deniliyor ki:

< Ya Abdelkadir, Şeyhin kimdir > cevaben buyuruyor ki, < Önceleri Efendim Hammad,üd Deyasi idi. Şimdi iki denizden su içiyorum. Birincisi nübüvvet denizi, ikincisi fütüvet denizidir. Yani Haz. Muhammed Aleyhisselamın nübüvvet denizinden Haz. Ali Keremallahü vechehu ,nun da yiğitlik denizinden içiyorum.>

Yine deniliyor ki: Bir gün Ebu Hasan Şazeli K.S.Haz.ne Şeyhin kimdir.diye soruyorlar. O da, < Eskiden Efendim Abdüsselam bin Meşiş idi. Şimdi ise beşi semavi beşi de arzi olmak üzere on tane denizden içiyorum. Semavi olanlar Cebrail, İsrafil, Mikail, Azrail, ve Ruh; Arzi olanlar da Rasülüllah (s.a.v)ile Ebubekir,Ömer, Osman, Ali raziyallahü anhüm Hazaratıdır >diyorlar.

Ebü-l Abbas Mürsi diyor ki:

< ALLAH,ü Teala nın mülkünde seyrediyordum. Ebu Medyen,i Arşın eteğine yapışmış olarak gördüm. Ona dedim ki, ( Makamının derecesi ve ilminin miktarı ne kadardır? ) dediler ki: İlmim yetmiş bir tanedir. Makamım da dört veliden birisi yedilerin başıdır. Ebu Hasan Şazeli Efendimiz hakkında ne dersiniz? Dedim. ( O benden yetmiş ilim daha fazla dır. Çevresi dolaşılmaz bir denizdir ) dedi.
Hakikat yolunun bazı erleri de Abdülkadir Geylani K.S.Haz. nin makamı daha yücedir demişlerdir. Onların derecelerini saltanatlarını, hallerini ve sayılarını ALLAH,ü Teala Hazretleri daha iyi bilir.
 


Cami,i Usül


Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! | Etiketler : din,aşk,türkiye,tasavvuf.


DR.HALUK NURBAKİ VE BÜLBÜL HOCA..

18/7/2010 · Kategori: Egitim , Yaşam

Hocam hayatınızda pek çok dervişle dostluk içinde olduğunuzu ben biliyorum. Zaman zaman özel sohbetlerinizde dile getirdiğiniz bu güzel öykülerden sevgili dinleyenlerinizi de mahrum etmek istemiyoruz. Bize bu öyküleri lütfedermisiniz.
 
— Hay hay efendim. Derviş öyküleri deyince evvela genel bir tanımlama yapmak istiyorum. Mânâ bilimlerine ait sırlar genellikle büyük velîlerin hem hayat öykülerinde, hemde eserlerinde gizlidir. Onları okuduğunuz zaman mânâ bilimlerinden pek çok anahtar bilgiler elde etmiş olursunuz. Bu eserler genel anlamda tefsir, hadîs gibi eserlerden ziyâde bir tarz hikmetli sohbetler şeklindedir. Meselâ, Mevlâna'nın -Yedi Meclis- ismini koyduğu eseri, genel Divân-ı Kebirinde pek çok mânevî sohbetler vardır. Eşref Rûmi Hazretlerinin hadîs yorumlarını mânâ bilimleriyle bağdaştıran eserleri vardır.
 
Mânâ bilimlerine ait pek çok sırlar dervişler tarafından inananlara hediye edilmiştir. Dervişler aslında dünyasal bir çizginin üzerinde özellik taşımak istemeyen Allah dostlarıdır. Bu çok önemli bir şeydir. Bir dervişe yalvarıp yakarsanız "gel sana bir dergâh kuralım, buraya gel lider ol" deseniz getirtemezsiniz. Bu onların böyle bir hayatı yaşayarak mânânın zevkini almalarını rahatsız eder. Tabi ki, dervişlerin genel anlamda meczup olmaları gereğide yoktur. Fakat pek çokları mânevî bir sırrı açıklamak için meczup olmak zorunda kalmaktadırlar.
 
Onların açıkladığı sırları çok mantıksal çizgiler içersinde mütalaa edemezsiniz. Onların meczuplukları onları anlayanları saf dışı yapmak içindir. O meczupluk Cenâb-ı Hakk'ın fazla ceryanıyla meydana gelmiş, dünya ilgilerini silkelemiş, asıl özündeki bir olaya dikkatini çekmiştir dervişin.
 
Ancak biz onları günlük hayatta biraz dağınık görürüz. Hatta bunların birçoklarının aklında bir şey var gibi gelir. O meczuplar verecekleri mesajları muayyen erbabına verdikleri için onun dışında kalan insanlarda bir istihfam yaratmamak için bu meczup kılığında bulunmuşlardır. Bu görünüş onları hem gizler, hemde mânevî mesaj vermelerini engellemez. Allah'a bin şükür hayatımda pek çok derviş ve meczup dostlarım oldu.
 
— Hocam ben hemen sormak istiyorum. Bülbül Hocayı lütfedermisiniz?
 
— Ben Afyon'un Sincanlı ilçesinde hükümet tabibi iken Bülbül Hocayı tanıdım. Dervişler kendilerine anlayışsız adamların bağlanarak, mânâ bilgisini anlamadan, hazmetmeden zora girmemeleri için onların hayrına hırpâni ve acayip kıyâfetlerle gezerler. Bu dervişlerin genel vasfıdır.
 
Bülbül Hocada böyle bir kılıkla gelmişti o ilçeye. Bir gün baktım çarşıda ufak tefek yaşlıca bir adam eliyle koluyla trafik memurluğu yapıyor. Kırk sene evvel Sincanlı'ya gün aşırı bir otobüs gelir, gün aşırı bir otobüs kalkar. Yani günde bir defa otobüs olurdu trafikte. Trafik memuruna ihtiyaç ta yoktu tabiî...
 
Ama o zât bir at arabasının geçişini dahi kendi planları içersinde yürütür ve bundan büyük bir zevk alırdı. Bu duru¬mu bir kaç gün müşahede ettim. Bir gün muayenehaneme bir mektup geldi. Mektup benim muayenehanemin nizamıyla ilgili bir tenkitnâme. Raflarda toz var. İlaçlar iyi dizilmemiş, bu ne intizamsızlık gibi şeyler. O zamanlar eczane olmadığı için ilâçları biz verirdik hastalara ve ilâçlar muayenehanemizde dururdu. Mektubun altındaki imzaya baktım Bülbül Hoca.
 
Bülbül Hoca kim diye araştırdığım zaman trafiği idare eden o meczuptur dediler. Tabiî beni bir merak sardı. Bülbül Hocayla yavaş yavaş ahbap oldum. Ama Bülbül Hoca ser veriyor sır vermiyor...
 
Anadolu kasabasının o insancıl havası içerisinde yerli halkın onu doyurduğundan emindim. Bülbül Hocanın öyle herkesten para isteme durumu olmazdı. O zamanki sadaka raici üç beş kuruştu. Bülbül Hoca ara sıra birini çevirir "Bana bir lira versene" derdi. Yani raicten çok yüksek bir rakam isterdi veren verir, vermeyen vermezdi.
 
Bir gün posta müdürü ile postahanede otururken Bülbül Hoca geldi. Bana yazdığı gibi bütün devlet dairesindeki şahıslara mektup yazar tenkit ederdi. Hem de iadeli taahhütlü yazardı, bu da pahalı olurdu. Ben o zaman dedim ki:
 
— Bülbül hoca sen bunları niye iadeli taahhütlü gönderiyorsun. Burası bir avuç yer dedim. Posta müdürü atıldı.
 
— Hoca sen istediğin yere mektup yaz posta dağıtıcısı arkadaş bunu yerine ulaştırmaktan zevk alır, pula ne gerek var? dedi. Bülbül Hoca bu teklife:
 
— Olmaz siz devletin hakkını yemek istiyorsunuz. İşte param pulunu yapıştır, götürsün gideceği yere dedi.
 
Bu böyle bir müddet daha devam etti. Bülbül Hoca kasabada meşhur oldu. Ben bunda bir hikmet olduğunu düşünüyordum, ama bir türlü izah edemiyordum. Birgün Bülbül Hocayı deşeyim dedim. Biraz sohbet edeyim istedim. Ama bütün ısrarlarıma rağmen hiçbir şey konuşmadı benimle.
 
Bir gece geç bir vakitte (gece üç civarında) bir hastadan geliyordum. Evim kasabanın kenarında bir yerde idi. Uzaktan bir Kur'an sesinin geldiğini işittim. Müthiş bir şeydi... öyle bir hâfızın okuyacağı bir şey değildi... Hemen o tarafa doğru hızla yaklaştım. Birde baktım Bülbül Hoca oturmuş Kur'an okuyor. Ona görünmemeye gayret ederek bir taşın dibine çöktüm ve Kur'an'ı bitirmesini bekledim. Beni görünce:
 
— Sırrımı öğrendin kimseye söyleme, dedi. Eğer söylersen kesinlikle konuşmam seninle, dedi. Ben Marmara civarında bir kasabada cami hocasıydım. Birgün bir cezbe geldi herşeyi bırakıp geldik buralara. Bir anlık bir şeydi, dedi.
 
Bu olaydan sonra Bülbül Hocaya karşı daha sevgi ve saygı duymaya başladım. Nihâyet onu bütün kasabanın tanıyacağı bir olay oldu. Bir gün Bülbül Hoca şehir kulübüne geldi. Oradaki çok üst makamdaki bir memura:
 
— Bana yüzelli kuruş ver, dedi.
 
— Ben sana para vermem. Parayı alıp nafaka yapsan veririm. Ama sen bunu alıp pula veriyorsun onun için vermem, dedi.
 
— Bülbül Hocanın rengi birdenbire bembeyaz oldu ve:
 
— Yani senin paranla ekmek alıp yiyecek miyim? dedi.
 
Evet, normali budur dedi, adam.
 
— Hayır, normali bu değildir, dedi Bülbül Hoca. Sen haramzâdesin! Rüşvet alıyorsun. Ben senin paranla ekmek yiyemem. Senin paranı ancak pul yapıştırmak için alırım, dedi.
 
Herkes donmuş bir vaziyette dinliyordu.
 
— Bunu ne için yapıyorsun, dedi. Bülbül Hoca:
 
— Çoluğun çocuğunun kazadan beladan korunması için yapıyorum bunu dedi ve kapıyı çekip çıkıp gitti.
 
Herkes buz gibi oldu. Kimse bir şey söylemedi. Bir kaç gün sonra bir kasabayı ciddî olarak sarsacak ve günlerce konuşulacak bir olay oldu. Onun tenkit ettiği o memurun eşi bir başka memurla basıldı. Büyük bir aile faciası meydana geldi.
 
O zaman Bülbül Hocanın insanları nasıl sevdiğini onları kurtarmak için nasıl bir çabaya giriştiğini, ama meczup olmak demek Kur'an emirlerine uymamak demek olmadığı için o haramı da yemediğini herkes anladı. Bu hâdiseden sonra herkes Bülbül Hocayı aradı. Arasınlar da bulsunlar. Bülbül Hoca ortalarda yoktu.
 
Aradan bir on beş gün geçti bir köy muhtarı bana telefon etti.
 
— Bülbül Hoca bizim köyde çok ağır hasta, on gündür yatıyor. Banada doktora haber vermeyin diye tembih etti, dedi.
 
Ben hemen jipime atladım gittim. Afyon çok soğuk olur. Soğuğun akıbeti zatürree olmuş yatıyor. Beni görünce muhtara ağır bir şekilde kızdı:
 
— Ben sana tembih ettim; doktora haber verme, rahatsız etme diye. Ama sen çok cahil olduğun için bazı şeyleri bilmiyorsun doktor benim mâna dostum. Şimdi buraya kadar geldiğine göre benim onun hizmetine karşılık iyi olmam lâzım. Hâlbuki artık biz bu dünya perdesini kapatmıştık. Doktor bu gün gelmeseydi tamamdı bizim defterimiz, dedi.
 
Ben bir iğne yaptım biraz ilâç verdim.
 
— Ben artık Sincanlı'ya dönmeyeyim. Senin hatırın için üç beş gün daha idare edelim bu hayat çizgisini, dedi.
 
Hakikaten üç beş gün sonra kapattı dünya perdesini. Bizler mânâda yaşayan bir insanın günlük hayata karıştığı zaman insanların genelini rahatsız etmeden neler yaptığının farkında değiliz. Kimbilir nice böyle meczuplar İstanbul sokaklarında dolaşıyor. İnanan, inanmayan birçok insanlara rahmet kapısı açmak için para istiyor. Veyahut kendisine hizmet ettiriyor. Bu onların lütuflarıdır. İnanınız onların paraya falan ihtiyaçları yok. Bülbül Hoca o kasabada o kadar çok seviliyordu ki, hangi kapıyı çalsa oturur akşam yemeğini yerdi. Ama o sırf insanlara hizmet olsun diye Fahr-i Kâinat Efendimizin "Sadaka belayı defeder, ömrü uzatır" emirlerini ayakta ve canlı tutmak için bu hizmeti yapardı. Allah rahmet eylesin.
Onk. Dr. Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder